F-35 Programı ve Türkiye

F-35 Programı hem ulusal hem uluslararası boyutları olan, kamu ile özel sektörün iç içe girdiği çok katmanlı bir programdır. Esas olarak ABD’nin bir askeri üretim projesi olan F-35 Programı’nın temel yüklenicisi, ABD’nin ülke içinde yaptığı ihale neticesinde, silah endüstrisinin devlerinden Lockheed Martin olmuştu. Bu projeye katkıda bulunmak isteyen diğer devletler, belirlenmiş mutabakat zaptlarını imzalayarak katılımcı olabiliyor ve katılımcı devletlerdeki özel şirketler de temelde Lockheed Martin’in yüklendiği projenin çeşitli kısımlarını yüklenebiliyorlar. Devletlerin imzaladığı mutabakat zaptlarına bağlı olarak, söz konusu şirketler işin kendilerine düşen kısımlarına ilişkin ayrı sözleşmeler yapıyorlar. F-35 Programı bu şekilde ABD’nin ulusal projesi olmaktan çıkıp uluslararası bir hal almıştı.

2019 yılının temmuz ayında ABD, Türkiye’nin Rus yapımı S-400 füzelerini alması nedeniyle Türkiye’nin Ortak Savaş Jeti Geliştirme Programı’ndan çıkarıldığını açıkladı. 

Türkiye ise ABD’den Patriot sistemini almak istediklerini, bu satış gerçekleşmeyince Çin’den hava savunma sistemi almanın planlandığını fakat bu şirket ABD yaptırımları listesine girince Rusya’dan S-400 almak zorunda kaldığını söyledi ve yaptırımlara karşı çıktı.

Projenin askıya alınmasıyla Arizona’daki Luke Hava Üssü ve Florida’daki Eglin Hava Üssü’nde 6’sı pilot 43 personelimiz eğitimleri bırakarak Temmuz 2019 itibariyle yurda dönüş yaptı.  Normal koşullarda Türk pilotların ve teknik personelin F-35 eğitiminin 2020 yılına kadar sürmesi ve bu kapsamda 300’den fazla personelin eğitim görmesi planlanmıştı. Türkiye’nin daha önce satın aldığı dört adet F-35 savaş uçağı ise Arizona’daki Luke Hava Üssü’nde kaldı.

Daha sonra Lockheed Martin CEO’su Marillyn Hewson, Mart 2020 itibarıyla Türkiye’nin üretim zincirinden de çıkarılmasının planlandığını duyurdu.

Türkiye 2002 yılında, yani programın başlamasından sadece bir sene sonra, ABD’nin ve diğer program ortağı devletlerin taraf olduğu bir mutabakat zaptı (MoU) imzalayarak dahil olmuştur. Daha sonra ek olarak imzalanan bir başka mutabakat zaptı (Joint Strike Fighter Production, Sustainment and Future Development (PFSD)) ile Türkiye’nin katılımcı statüsü ve katkı miktarı yükseltilmiştir.

Türkiye, 2002’den bu yana programa 1 milyar doları aşan miktarda katkıda bulunmuş ve daha da önemlisi, yedi Türk firması F-35’in 800’den fazla parçasının üretimini üstlenmişti. Hatta bu firmalardan biri F-35’in ilgili parçalarının üretimi için Türkiye’de açılacak fabrikaya yönelik yatırımlara da başlamıştı.

Türkiye’nin imzaladığı mutabakat zaptları uluslararası sözleşme niteliğindedir. Dolayısıyla hükümleri, sözleşmenin tarafları için bağlayıcıdır.

F-35 kriziyle ilgili olarak odaklanılması gereken temel mutabakat zaptı, kısaca PFSD olarak belirttiğimiz anlaşmadır; zira ayrıntılı ve güncel hükümler bu belgede yer almaktadır. Öncelikle, taraf devletlere F-35 jetlerinin transferinin durdurulabileceğine veya bir program üyesinin programdan atılabileceği durumlara dair herhangi bir hükmün mevcut olmadığını belirmemiz gerekiyor. Sanki hükümler kaleme alınırken, Türkiye ile yaşanan mevcut kriz benzeri bir krize hiç ihtimal verilmemiştir. PFSD’de ağırlıklı olarak devletler arası iş birliğinin hangi usullerle işleyeceğine dair hükümlere yer verilmektedir. PFSD’nin 17. bölümünde, olası ihtilaflara yönelik bir ihtilaf için çözüm mekanizması öngörülüyor. Bu mekanizma son derece ilgi çekicidir; zira uluslararası sözleşmelerde sıkça rastlanan bir formül söz konusu değildir. Maddede, ihtilaf çıktığı zaman taraf devletlerin herhangi bir uluslararası mahkemeye, tahkim divanına, hakeme veya ulusal mahkemelere gitmesinin açıkça önüne geçilmiş ve yegâne mekanizmanın program üyesi devletlerin temsilcilerinden oluşturulacak bir danışma komitesi olacağı belirtilmiştir.

F-35 jetlerinin transferinin askıya alınmasının kesinlikle PFSD’ye ve dolayısıyla uluslararası hukuka uygun olduğunu söylemek çok güçtür. Olsa olsa bazı hükümlerin yorumu yoluyla, dolaylı bazı argümanlar ileri sürülebilecektir. O hükümler de PFSD’nin 9. ve 12. bölümlerinde yer almaktadır. Bu bölümlerde, taraf devletlere projeye dair fikri mülkiyetin ve verilerin korunması yükümlülüğü yüklenmektedir. Türkiye’nin S-400 Hava Savunma Sistemi’ni aktif olarak kullanmaya başlamasının teknik olarak gerçekten F-35 Programı’nın özel verilerinin ve bilgilerinin üçüncü bir taraf (Rusya) tarafından ele geçirilmesine imkân sağlayacağı kanıtlanırsa, ABD’nin bu hükümleri hukuki dayanak olarak öne sürme ihtimali gündeme gelebilecektir.

Eğer böyle bir ihtimal varsa, Türkiye’nin bu hükümlere dair dikkatli olması ve özen yükümlülüğünü yerine getirmesi gereklidir. Ancak şu da bilinmektedir ki Türkiye F-35 krizinin patlak vermesinden bu yana iyi niyetle hareket ederek hem siyasi hem diplomatik kanallardan birçok kez ortak bir teknik araştırma komitesi kurularak söz konusu riskin var olup olmadığının tespit edilmesi teklifini yapmış, fakat bu teklifleri aylardır olumlu karşılık bulmamıştır. Bu durumda ispat yükü, söz konusu riskin varlığını iddia eden tarafa (ABD) düşmektedir. İspat edemediğinde ise Türkiye’nin 1 milyar doları aşan yatırımına ve kazandığı başkaca haklara tek taraflı bir kararla el konulması PFSD’ye ve uluslararası hukuka aykırı olacaktır.

Bu durumda, Türkiye’nin ihlallerin sürmesi durumunda hakkını arayacağı birincil adres PFSD hükümleri uyarınca kurulacak danışma komitesi olacaktır. Fakat bu kurul taraf devletlerin temsilcilerinden oluşacağı için, bu devletlerin olgusal gerçekleri esas almaktan ziyade politik motivasyonlarla ABD’nin yanında yer alarak Türkiye’nin haklılığını teslim etmemesi, yani adil bir hukuki sürecin işletilmemesi riski olacaktır.

F-35 krizi, mesele hukuki mücadele safhasına taşınmadan önce, siyasi ve diplomatik kanallarla çözülmesi muhtemel bir krizdir. Fakat neticede uluslararası hukuk mekanizmaları kullanılmak durumunda kalınırsa, F-35 krizine ilişkin Türkiye’nin odaklanması gereken iki husus söz konusudur: PFSD’deki fikri mülkiyetin ve verilerin korunmasına dair hükümlere uyulduğunun ortaya konulması ve ihtilaf çözüm mekanizmalarındaki kısıtlamalar dikkate alınarak iyi bir stratejinin ve akılcı çözümlerin geliştirilmesi.

Savunma Sanayii Başkanı Prof. Dr. İsmail Demir’in geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklama, projede Türkiye’nin rolünün bir şekilde devam ettiğinin de kamuoyuna ilanı oldu. 

Demir’in konuyla ilgili bir soruya “Firmalarımız üretime ve teslimatlara devam ediyor. Bu süreçten edinilen derslerle beraber kararın tekrar düşünüleceğini görüyoruz. Mart 2020’de duracağı söylendi ama durmadı. Devam ediyor. Biz programa sadığız. Projeye katkımız herkes tarafından görülüyor. Biz hiç durdurma olmayacakmış gibi üretime devam ediyoruz.” yanıtını verdi.

Yakın zamanda ABD Hükümeti Hesap Verebilirlik Ofisi’nin (GAO) hazırladığı F-35 tedarik raporunda ise, Türkiye’yi F-35 programından çıkarma girişiminin programın aksayan üretim ve tedarik sürecini daha da sekteye uğratabileceğine dikkat çekildi ve uçağın test ve parça üretiminin Covid-19 nedeniyle de önemli ölçüde sekteye uğradığı belirtildi. Raporda, 2019’da planlanan testlerin büyük bir kısmının yapıldığını ancak Covid-19 salgını dolayısıyla programın bir kısmında 9 aylık gecikme söz konusu olduğu kaydedildi.

GAO raporunda, “Türkiye’nin Temmuz 2019’da Rus savunma ekipmanı almasından kaynaklı kaygılar nedeniyle programdan çıkarılması üretim risklerini daha da artıracak. Program Türk tedarikçiler tarafından üretilen 1005 parça için yeni kaynak belirledi ancak şu anda 15 parça istenilen oranda üretilemiyor.” ifadesi kullanıldı.

Benzer Haberler

Leave a Comment